Zaman Gazetesi’nde çalıştığım yıllar, hayatımın bir cihetle en parlak, bir cihetle en riskli, tedirgin edici yılları idi. Yaptığım dosyalık çalışmalarla zaman zaman hayatım tehdid altına giriyordu. Bir defasında Metris Cezaevi ile ilgili yaptığım bir çalışma, gazetede neşredilmeye başlayınca, tehdidler tavan yapmış, gazetenin önüne de patlayıcı atılmıştı.

Yeni evliydim, dünyalık hiçbir şeyim yoktu. Gazetenin verdiği ile ay sonunu zar zor yakalıyordum. Her gün belli bir mesafeyi yürümek zorunda idim. Açık hedeftim yani. Ama bir gün olsun yolumu değiştirmedim, tek bir gün olsun gazeteden ayrılmayı aklımın köşesinden geçirmedim. Mütevekkildim. Hayır da, şer de Allah’dan geldiğine göre, rıza göstermek inancımın gereğiydi.

Sadece tehdid değil, menfaatlerine dokunduklarımdan zaman zaman dünyalık teklifler de geliyordu. Tenezzül etsem, genç yaşta zengin olabilirdim. Ama sonradan öğrendim ki, siyâsî bir figürü sıkıntıya sokan bir çalışmam, gazetenin bir imar problemini çözmekte kullanılmış. Geçmiş gitmiş...

Dosyaların yanı sıra, haftada bir de mülâkatlar yapıyordum. İlk sayfada çoğu zaman sürmanşet giren röportajlar arka sayfanın bütününde kendisine yer buluyordu.

Bugün FETÖ’den tutuklu bulunan İlhan İşbilen’in gazetenin başına getirilmesinden iki ay sonra, ağır bir konuşmanın ardından, odasının kapısın çarpıp çıktığımı, o gün birlikte çalıştıklarımdan şahidlik yapabilecekler hâlâ var. Daha o gün İşbilen’in meçhul bir mihrak veya istihbarata çalıştığını yüksek sesle söylediğime, bugün bile yaşayan şahidler gösterebilirim. Her ne ise. Bu fevrilik hayatımın da dönüm noktalarından biri oldu. Yükselmekte olan bir gazeteci iken tökezlemiş ve gazetecilikten kopmuştum.

Dört yıla yakın çalıştığım gazetede sadece iki röportajım neşredilmemişti. Biri, Turan Dursun ile Doğu Perinçek’in odasında, onun da hazır bulunduğu bir anda yaptığım röportaj; diğeri Adnan Oktar’la yaptığım mülâkat. Birincisi, saf zihinleri bulandırmamak; İkincisi, “Bizdendir, çok hırpalamayalım.” mantığıyla rafa kaldırılmıştı. İlk röportajı daha sonra Perinçek kendi dergisinde, biraz da işine geldiği şekilde, kısmen neşretti. İkincisi ise hiç gün yüzü görmedi.

Bu geçmiş zaman tahatturunun sebebi, Oktar’la eskiye dayanan muarefeme bahsi getirmekti. Yanlış hatırlamıyorsam 1990 veya 91 yılıydı. Bugün FETÖ’nün önde gelen firarî isimleri arasında yer alan Abdullah Aymaz, Adnan Oktar’la röportaj yapmamı istemişti. Sanırım taleb de Oktar’dan gelmişti. Kendisini parlatacak bir röportaj olacağından hareket etmiş olmalı. Zirâ, o günlerde henüz bu kadar büyümemişti ve Gülen ile de, gazetesi ile de dostluk imkanları arıyordu.

Röportajı ben yapacaktım ama o gün gazeteden iki de mesai arkadaşım refakat etmişti: Tamer Korkmaz ile Servet Engin. Bir gazeteciden çok, bir savcı gibi sualler sorup Oktar’ı bunaltmıştım. Beklediğinin tam aksiyle karşılaşmanın şaşkınlığı içinde bir türlü toparlanma fırsatı da bulamamıştı. Hattâ o kadar ileri gitmiştim ki, benimle gelen arkadaşlarım âdeta eteklerimi çekiştirmişlerdi, daha yumuşak olayım diye.

Biz daha gazeteye varmadan, Aymaz’ı arayıp röportajın neşredilmemesi için âdeta yalvarmış meğerse. Uzun zaman bende duran ses kaydı, daha sonraki bir ev naklinde sehven çöpe gitmişti. Neyse ki, iki şahidim de hayatta.

Daha sonra gazetecilikten ayrılmam, hattâ kitab yazarlığından kopmam bile Oktar’ı göz ucuyla takîb etmeme mani teşkil etmedi. Hemen her vakit Mehdiliğini ilân için fırsat kolladığını ibretle seyrederken, kuvvetli bir Siyonizm düşmanlığı ile anti Atatürkçülüğüne de şahid olduk. Sonra Atatürk ve Siyonizm düşmanı olarak girdiği hapishaneden Haham dostu ve Atatürkçülük havarisi olarak çıktı.

Kullandığı temel unsur, muttali olduğum kadarı ile son otuz yılda hiç değişmedi: Güzel kızlar ile yakışıklı delikanlılar. Müşterek vasıfları kültürlü, eğitimli zengin çocukları olmak. “Kedicik” dediği kızlarının din ve tebliğ adına zamanla plaj dilberlerine dönüşmesini hayretle seyrettik; seksen milyonun tamamı gibi.

Ayyuka çıkan şikâyetlere rağmen, açık saçıklığına dokunulamayan kedicikler, yakın geçmişte Diyanet İşleri ile Oktar arasında kavga sebebi olunca RÜTÜK de harekete geçti. Henüz olmuş bir şey yok ama bir şeylerin olacağının emareleri basına kadar aksetti.

Tam da bu sırada, bir kaç gün önce posta kutuma bir mail düştü. Maile kısa bir video da iliştirilmiş. Görüntülerde Oktar ile kedicikleri var. Yani bir gizliliği yok, kendileri kaydetmiş. Servis eden de kendileri mi, bilemiyorum. Videoda ne olduğunu, seyredince karar verirsiniz ama kısaca yorumlamaktan da kendimi alamıyorum.

Videonun iki farklı maksada hizmet etmesinin murad edilmiş olması muhtemel görünüyor. Birinci ihtimal, çok geniş ve ileri seviyede insanlarla kurulmuş bir ağın iktidar ile yakın teması ortaya konarak, bir nevi aba altında sopa göstermek gibi.

İkinci ihtimal ise daha masumca: “Bakınız biz, bunca müessir ve zengin insanın hidayetine, faydalı unsurlar olmasına hizmet ettik; bize dokunmak değil, alkışlayıp sahip çıkmanız lâzım.” der gibi.

Akademisyenleri nazarımda sıfırlayan zayıf tarafları, başkasının ne dedikleri ile kitaplar yazıp, tek satırla kendi yorum ve kanaatlerini beyan etmemeleri. Tarafsızlık maskesi geçirilen bu ödleklik, hep midemi bulandırır. Öyle yapmayacağım.

Otuz yılı aşkın bir zamandır, Oktar’a hüsn-ü zanla bakmıyorum. Önceleri bunun sebebi, liyakatsizliğine rağmen Mehdiliğe oynama hevesi idi. Sonraki yıllarda devreye İsrail dostluğu, Atatürkçülük ve kediciklerin açık saçıklığı da girince, o kapı benim açımdan tamamen kapanmış oldu.

Netice-i kelâm; bu video da, zamanlaması da bana çok masum ve tabiî gelmiyor. Hakikat-i hâlin ne olduğunu ise zaman gösterecek. Umarım ağır bir bedeli olmaz!

Video: 
https://www.facebook.com/hicyasanmamisgibi/videos/2002790729749021/